Andy Smith ile ilk işimiz bu değil. Bir yıl kadar önce bir turizm emlak şirketi tanıtım projesinde de birlikte çalışmış, ortaya çıkardığımız işle müşterimize "Bentley Property Awards 2006" ödülünü kazandırmıştık. Bu ödül bizim için bir prestijdi. Hatta daha da önemlisi Avrupa'dan yeni müşterilerle çalışma olanağı demekti.
Çok geçmeden yeni bir iş teklifi ile karşılaştık. İngiliz Craghoppers firması, ürettikleri outdoor giysilerinin yeni tanıtım çalışmasını bizimle birlikte yapmak istedi. Onlara Kaçkar Dağları'nı önerdim. Fotoğraflarını gördükten sonra onayladılar. Kanada, Fas, İspanya, Fransa, Hollanda, İngiltere dağlarından sonra bizim Kaçkar dağlarını bir sınav bekliyor. Firma, yeni oluşturacağı "uzaklara yolculuk, eğlence ve rahatlık" konseptini Türkiye'de yakalayabilirse ülkemiz tanıtımı için de bir fırsat yakalanmış olacak.
Şimdi Kaçkarlar'dayız, 3000 metre yükseklikte. Ekibimiz benim dışımda, tasarımcı arkadaşım Andy, proje boyunca fotoğraf asistanlığı yapan Emre Karabacak ve Kaçkarlar'ın en eski ve en sempatik dağcı rehberi Reis'ten (Muhammet Önçırak) oluşuyor. İki de İngiliz modelimiz var: Ruth Goulding ve Howard Taylor, daha önce Nike, Fa, Marks & Spencer gibi firmaların modelliğini yapmışlar. Bu kez Kaçkar dağları panoramasında Craghoppers'in ıslanmayan ayakkabılar, güneş korunmalı giysiler, yağmur geçirmez mont, sinekkovar tişört, suya dayanıklı sırt çantalarından oluşan giysi ve malzemeleriyle poz verecekler.
Ekim ayının sonlarındayız. Havanın sert olabileceği konusunda uyarılarımı yapmıştım. İngiliz ekip yine de hava şartlarından dolayı şaşkın. Onlar Türkiye'yi sadece Ölüdeniz fotoğrafıyla ve deniz-güneş ülkesi olarak biliyor. Sis ve hafif bir kar yağışı altında giriyoruz bulunduğumuz noktaya. Sis öyle yoğun ki fazla bir şey görülmüyor. Bundan öncesine kadar normal olarak devam eden hava koşulları 2000 metrenin üzerine çıktıktan sonra bozmaya başladı. Önce yağmur, ardından kar.
Gölün kıyısında beklemedeyiz. Sis yüzünden gölün ancak bir bölümü gözüküyor. Hava buz, göl donmaya başlamış bile. Reisin kar suyundan yaptığı kahve içimizi ısıtıyor. Gölün hemen kıyısında ve kıyıdaki karlı taşlar üzerinde çekim yapmaktan başka seçeneğimiz yok. Ufak ufak çekimlere başlıyoruz. Derken arada bir karşı kayalıklar gözükmeye başlıyor. Akşama yakın hava daha da açılıyor ve çevredeki doruklar birer birer ortaya çıkmaya başladıkça heyecanımız artıyor. Sonunda, 4000 metrelik sipsivri zirveler tüm görkemi ile tam karşımızdalar. Biz gölün bir kıyısına, modeller öteki kıyısına koşturarak genel atmosfer içinde fotoğraflar almaya çalışıyoruz. Bayan model Ruth, öylesine alışık ki elbise değişimini anında gerçekleştiriyor. Hatta pratik olsun diye iki pantolon üst üste dolaşıyor. Çekimlere öylesine dalmışız ki rehberin uyarılarını duyan yok! Hava iyice gitmeye başlayınca çaresiz dönüş başlıyor. Gecenin karanlığında Kavron yaylasında ulaştığımızda Şahin Pansiyon'un sahibinin el fenerleri ile bizi aramaya çıktığını görüyoruz.
Şahin pansiyon, Kaçkar zirvelerine en yakın konaklama merkezi. Pansiyonun sahipleri Yalçın ve Ali Şahin kardeşler, yaylanın içinden geçen dereden elektrik üretiyorlar. Pansiyonda kalmak zirveye ve yukarıdaki göllere daha rahat ulaşmak demek. Eskiden Ayder Yaylası'ndan ne zorluklarla çıkardık. Şimdi sabah uyandıktan sonra, üç saat içinde göllerde dört saat içinde buzullarda, yedi sekiz saat kadar içinde de zirvede olabiliyorsunuz.
Pansiyon sezonun son günlerini yaşıyor; bizim ardımızdan kapanacak. Soğuklar iyice artmış. Pansiyonun tek konukları biz değiliz. Bizim dışımızda günübirlik gelen Mersin CHP milletvekili Şefik Zengin de var. Bize kuzine sobasında pişirdikleri balığı ikram ediyor. Yanında rakı. Reis bir sürpriz yapıp kemençesini çıkarıyor. Ve doğal olarak sıra geliyor 'horon'a.
Yayla bir iki ev dışında tamamen boşalmış. Soğuklarla birlikte yaylacılar hayvanlarıyla birlikte köylerine dönmüşler. Kavron Yaylası'nda bizi "Kaçkarlar'ın kralı" gezdiriyor. 65 yaşındaki M. Ali Bilici gönüllü turist rehberi. Bize uzattığı kartvizitinde "King Of Kaçkarlar" yazıyor. Objektifin karşısında eşi, baldızı ve kaynanasıyla öyle güzel pozlar veriyor ki, neredeyse modellere rakip olacak.
Howard, yayla ve çevresini tanımlarken TV'de gördüğümüz belgeselleri yaşıyor gibiyiz diyor. Ona göre insanlar eğimli tepelerdeki evlerinde 200 yıl öncesini yaşıyor gibiler. At ve köpekleriyle günlerce yürüyen çobanları görünce hayret ediyor, geniş beyaz düzlükler üzerinde sonsuz bir yerde olduğu hissine kapılıyor. Yağmur ormanları tropikal bölgeleri, ağaçların altındaki kırmızı mantarlar çizgi romanları anımsatıyor. Ve insanların çok zor bir hayat yaşayıp bu denli cömert, sıcak ve dost olması onları çok şaşırtıyor. Bir de ev dışındaki derme çatma tuvaletler onlar için çok yeni bir deneyim!
Yayla ve dağlarda fotoğraf işimiz bitince çekimleri daha aşağılarda sürdürmeyi düşünüyoruz. Önce Ayder Yaylası'nda, ardından Çamlıhemşin'de konaklıyoruz. Ayder'e gidip de doğal kaplıcalara girmemek olmaz. Herkes peştemallere sarınıp bırakıyor kendini kaynar su havuzuna.
Karadeniz, çay ve mısır demek. Bu arada şansımıza hava güneşli, onca kardan sonra içimiz ısınıyor. Güneş, doğal ışık demek; mevsim sonbahar olursa, altın tadında keyifli ışık demek. Bu ışıkta ne çekseniz fotoğraf olur. İşte bir çay tarlası. Tarlada çalışan köylü kadınlar Ruth'u alıyor; başına yörenin renkli bir başörtüsünü bağlıyor, sırtına sepeti takıp, eline makası tutturuyorlar, ardından haydi tarlaya. Bizimki de doğuştan Laz mübarek! Her şey de eline yakışıyor. Burada kalsa bizim Laz oğlanlarından kapanın elinde kalır. Sırada mısır var. Balkonda serili mısırlarla birlikte bir fotoğraf fena olmaz. İçerideki ev sahibi de karısı ile birlikte görüntüye girmek istemesi bizimkileri daha da heyecanlandırıyor. Tam çekim yapılacakken yaşlı ev sahibinin karısından bir yanak alarak cilveleşmesi de esprili Karadeniz fotoğraflarını tamamlıyor.
Çad Vadisi'ndeki Doğa Pansiyon'un yaşlı sahibi İdris Duman'ın İngilizce ve Fransızca bilmesi sürpriz oluyor. Konakladığımız yer oldukça güzel. Adı üstünde doğanın içindeyiz. Her şey iyi de bir de şu bizim İngiliz dostlar ilçeden aldıkları kemençeleri aynı akşam öğrenmek istemeseler daha iyi olacak.
Zil Kale'nin dışı kadar içi de görkemli. Bir uçurumun yanı başına konumlandırılan kaleyi durmak bilmeyen bir yağmur altında görüntülüyoruz. Andy'e göre yaz fotoğrafları çekmek için gelmiştik. Ama dört mevsimi bir arada yaşayıp fotoğrafladık. Bu Türkiye'ye özgü bir özellik olup onlar için de yeni bir deneyimdi.
Bir sonraki durak, Maçka'daki Coşandere Tesisleri; her şey iyi güzel ama içki yok. Ertesi sabah kahvaltıdayız bu kez süt yok. Tüm çevre yemyeşil ve her yer inek dolu, ama süt yok. Gel bunları bizim İngilizlere açıkla!
Sümela Manastırı yolculuğun en etkileyici mekanlarından biri oluyor. Binlerce kez gülümseyerek poz vermekten yorulan Howard bile burada heyecanlanıyor ve gülümsemesine yeniden kavuşuyor. Kilisenin tavanındaki freskoların altında ufacık kalan modeller Andy'in istediği son görüntüleri oluşturarak dosyayı tamamlıyor. |