Ülkenin
dört bucağında herşeyi görmüş,
Herşeyi yaşayıp öğrenmiş olan,
Aklın her yönünü bilen,
Her sırra eren, her gizliyi açıklayan;
Büyük selden önceki olayları izledi de,
Çok uzun bir yolculuktan yorgun argın
Dönünce taş levhalara yazdı bütün bunları.
M.Ö. 2002 - Mezopotamya
Mezopotamya, Mısır ve Anadolu'da gelişen kültürel zenginlik, bin yıl
sonra Girit yolu ile Yunanistan'a geçmiş, kuzeyden gelip o topraklara
yerleşen bugün ki yunanlıların ataları da geliştirmeyi sürdürmüşlerdir.
Batıda temel olarak kabul edilen "Eski Yunan Uygarlığı" çok büyük oranda
bu alıntılara dayanmaktadır ve gerçek temel Mezopotamya, Mısır, Anadolu
olmasaydı Yunanistan da olamazdı. Kutsal kitaplar da büyük oranda Mezopotamya
tabletlerinden alıntılarla doludur. Kanıtlara dayanan bazı savlara göre,
Sümerce'de Türkçe (ya da Türkçe'de Sümerce) izleri vardır (Sümerce Sü
veya Su = Subay)..
Bir görüşe göre Anadolu'dan, başka bir sava göre Asya'dan kopan
kabileler İ.Ö.3300'de Mezopotamya'nın güneyine göçtüler ve Sümerler
olarak anıldılar. (Sümerlerden kalan kil tabletlerdeki gök haritalarında
yıldızların Mezopotamya'dan değil Altaylar'dan görünen gibi olduğunu
bir yerlerde okumuştum..). Bataklığı kuruttular, kanallar açtılar, toprağı
işlediler. Kil tabletler üzerine yazılan çivi yazısını geliştirdiler,
çömlekçi çarkını ve tekerleği buldular, ilk defa pişmiş tuğla yaptılar.
Taş az bulunuyordu ve yazıtlar, heykeller için gerekliydi. Kemer ve
kubbenin bu bölgede geliştirildiği söylenir. Tuğla ile açıklıkları geçmenin
başka yolu yoktu. Kentler kurdular; Ur, Kiş, Uruk, Eridu, Lagaş, Sippar,
Akşak, Larak, Nippur, Larsa.. Bazan birleşen, bazan bağımsız kalan ilk
kent devletlerin tanrı-kralları vardı. İlk defa yasalar taşlara kazındı.
Büyü yazıları, ticari anlaşmalar, hukuk ve yönetim metinleri, ilahiler,
ağıtlar, ayin şarkıları, atasözleri kil tabletlere işlendi.
Ziguratlar yaptılar (Elemenanki; yerin ve göğün temeli). 90m'lik
kare taban üzerinde giderek küçülen 7 taraça yükseliyordu. En yukarıda
tanrıların heykellerinin bulunduğu bölüm vardı. Ziguratlar kent içinde
saraydan daha önemli bir merkezdi ve rahipler ekonomik yaşama da egemendi.
(Kavga ilk çağlardan bu yanadır; kral ya da seçilmiş mi, kendini tanrının
yeryüzündeki vekili yerine koyan dinci mi?.).
Gelin,
başlangıcı M.Ö. 2000'e kadar giden Gılgamış Destanı'nın M.Ö.1000 yıllarında
taş levhalar üzerine yazılmış Akadca kopyasından bir anıya göz atalım
ve öyküyü aktaralım (Geniş bir bölgede binyıllar boyunca destan anlatıcılar
vardı. Homeros onlardan öğrendi. Günümüzde de bazı bölgelerde yaşamakta
bu gelenek).
"Ziguradın tepesinde, tanrı heykellerinin yanında iki gizli oda
ona ayrılmıştı. Gündüz zavallı insancıkları dinler, korkularını yönlendirir,
geceler boyunca da tanrılar gene gelir mi diye yıldızları gözlerdi.
Nesiller boyunca aktarılan, dedesi ve babasından öğrendikleri giderek
daha gelişiyordu. Kralla arası pek iyi değildi. Gılgamış önceki krallar
gibi tapınak ve rahiplerden korkmuyor, başrahibe pek aldırmıyordu. Belki
de sırları biliyordu.
Gılgamış, Uruk surları ve gök tanrısı Anu ile karısı Antum'un
oturduğu Eanna tapınağının yapıcısıydı. Hem insan ve hem tanrı. Sert
ve güçlü bir kraldı. Onu yenebilecek yoktu. Halka güven verdiği kadar korkutuyordu da. Tanrıça Aruru'dan ona haddini bildirecek
bir kahraman istediler ve Enkidu yaratıldı. Kırlarda dolaşıp sürülerini
çaldığı çobanlara işkence eden, insandan çok hayvana yakın biriydi. Uruk
halkının sızlanışları Gılgamış'ın kulağına gitti, genç Enkidu'yu yola
getirmek için bir hile düşündü. Ona yolladığı kız, toy kahramanın gönlünü
çeldi. Uysallıkla peşinden kente indi. Çiçekler ve yiyeceklerle karşıladılar.
Güçlü bedenini kaymak ve hoş kokulu yağlarla ovdular. Güzel bir ev hazırladılar.
Artık bir kentli olmuştu. Ama başına gelecekleri biliyordu, kral günün
birinde kendisine düşman olacaktı. Kız Enkidu'ya kent yaşamının inceliklerini
öğretti. Katıldığı şölenler ona kırlardaki başıboş yaşamını unutturamadı
ve Gılgamış hoşnut değildi. Güneş Tanrısı düşüne girmiş, kent yaşamının
güzelliğini anlatmış ve Gılgamış ile dost olacağını söylemişti ama Enkidu
gene de tedirgindi. Bir gün kapıştılar, toz göklere yükseldi ve kent
halkı korkusundan saklandı. Yenişemediler ve birbirlerine saygı duydular.
Tanrıların isteğine göre düşman olmaları gereken Gılgamış ve Enkidu
dostluklarını bir şölenle kutladılar. Gece bastırınca herkes uykuya
daldı. Başrahip tapınakta gece yakarışını tanrılara ulaştırmaktaydı;
Ulular yatmış artık / Kapılar sımsıkı örtülü, / Sürgüler sürülmüş.
/ Kent halkı uyuyor
Cümbür cemaat. / Koca kapılar kapalı. / Ülkenin tanrıları tanrıçaları
/ Şamas, Sin, Adad, İştar, Güneş, ay, kargaşalık, aşk / Gökte
uykuya vardılar. / Yargı koltuğu boş artık,
Bu vakitte hiçbir tanrı çalışmaz. / Perdeleri çekti gece, / Tapınaklarla sığınaklar
Sessiz, karanlıklar içinde. / Yolcu yakarıyor tanrısına, / Davacı
da derin uykuda davalı da. Gerçekler yargıcı, / babasızlar babası
Şamaş / odasına çekilip uyudu çoktan.
Ey ulular, gece hakanları, / Işıltılı varlıklar, Ateş Tanrısı
Gibil, / Fırtına Tanrısı İrra,
Yer altındaki ölüm aleminin hakimi, / Yay yıldızı, Boyunduruk,
Burçlar
Boğa Burcu, Oğlak Burcu, Büyük Ayı, / Yanımda durup destek
oluyorlar bana
Kutsal kehanetlerimde. / Tanrılara sunduğum şu kurbanla, / Dilerim
ortaya çıksın gerçek.
Gılgamış ve Enkidu beraberce,
köylülere zarar veren, Sedir Dağı'nın koruyucusu dev Humbaba'yı bulmaya
gittiler. Sesi fırtına gibi gürleyen devi öldürdüler. Tanrıça İştar
Gılgamış'a aşık oldu ve hoşuna gitmeye çalıştı. Gılgamış istemedi ve
tersledi. Tanrıça kızdı ve Tanrı Anu'ya kutsal bir boğa yaratması için
yalvardı. Herkesi korkutan boğayı Enkidu öldürdü. Bir dolu serüvenden
sonra günün birinde Enkidu hastalandı ve öldü. Gılgamış umutsuzluk içinde
ağıtlar yaktı.
Göz kamaştıran şölenlerde yoksun artık, / Meclisimize çağıramıyoruz
ki seni.
Yayı yerden kaldırıp alamıyorsun, / Senin değil yayın attığı
ok.
Elin değneği tutup avın başına indiremiyor, / Yere boylu boyunca
yatıramıyorsun düşmanı. Öpemiyorsun canın gibi sevdiğin karını,
/ Dövemiyorsun kızdığın karını.
Canından çok sevdiğin çocuğunu öpemiyorsun, / Dövemiyorsun kızdığın
çocuğunu.
Toprağın amansız gücü yuttu seni. / Ey karanlık, karanlık! Ey
Karanlık Ana
Kefene sardın benim dostumu, / Derin kuyu gibi içine düşürdün.
Ölümü düşünen Gılgamış, Ölüm Denizi'ni geçti ve
Tufan kahramanı ile konuşmaya gitti. Bilge Utnapiştim Gılgamış'ı
şöyle karşıladı;
"Kurduğumuz ev sonsuz mu ki?. Kardeşler sonsuz paylaşmaz ki malı mülkü.
Ülkede sonsuz sürüp gider mi nefret? Irmak hiç durmadan yükselip
sel olmaz ki.
Yusufçuk sonsuz bakamaz ki güneşe. Hiçbir zaman hiçbir şey kalıcı
olmamıştır.
Birbirine ne kadar benzer uyuyanlarla ölüler.
Yoksullarla soylu, kaderin öngördüğüne yaklaştıkça birörnek
olurlar değil mi?.".
Utnapiştim Gılgamış'a "Büyük Seli" de anlattı;
Bora tanrısının getirdiği yaman fırtına / Yerden ta göklere fışkırıyordu,
Aydınlığı her yerde ezmişti karanlık. / Toprak, baştan başa
sular altında kaldı.
Bütün bir gün azgın esti bora, / Yükseldi de dağları aştı. /
Kardeş düşünmez oldu kardeşi.
Gök merhametini esirgedi insanlardan. / Tanrılar bile korkmuştu
boradan selden,
Kaçışıp cennetin en yüksek katına sığındılar. / Köpekler
gibi sindiler duvarın dibine.
Sevgi Tanrıçası İştar, doğum ağrısı / Çekiyormuş gibi kıvrandı.
Tanrıların kadınları ağlayıp inlediler: / "Eski dünya balçık
oldu ne yazık.
Tanrılar meclisinde nasıl da onayladık / Kendi insanlarımızın
yok edilmesini..
Yarattıklarımız nerede şimdi? / Balık sürüleri gibi denizi
doldurmuşlar".
Daha aşağılardaki tanrılar da başlarını / Önlerine eğip ağladılar
hüngür hüngür.
Dudaklarını ısırdılar korkudan ve yastan.
Utnapiştim Gılgamış'a, sonsuz yaşamın kaynağı otun yerini söyledi.
Gılgamış denize daldı ve otu bulup kopardı. İçi umutla dolu Uruk'a dönüş
yolunda, yıkanmak için kaynağa girerken kayanın üstüne koyduğu otu bir
yılan kapıp kaçtı. Güçlü Kral hıçkırarak ağladı. Keder içinde Uruk'a
vardı. Eski sertliği kaybolmuştu. Yeraltı Tanrısı Nergal'ın izniyle
yeryüzüne dönen Enkidu'nun ruhuyla konuşmalara dalıp her gece binbir
soru sordu.
Yaşam hep aynı tekrarlarla sürüp giderken bir gün korku içinde
bir adam, Ziguradın basamaklarını koşarak aşıp tapınağa geldi. Nefes
nefese Başrahibin önünde diz çöktü. Orta boylu, hafif göbekli, ak saçları
biraz dökülmüş geniş alınlı, görmüş geçirmiş başrahip beyaz harmanisi
içinde kıpırtısız durmaktaydı. Elinde aslan başlı asa, belinde kartal
tokalı kemer. Sessizce dinledi adamı. Asasını yere vurarak sakince söylendi;
bu yıl vergini de vermedin değil mi, tanrılar seni uyarmakta.. Adam
ürpererek indi Ziguraddan. İki eşek yükü buğday ve bir koyun getirmek
için söylenerek eve yöneldi.
Yazın sıcağında yemeği fazla kaçırmış ve yatmış uyumuştu adam.
Serin olsun diye iki gün önce taktığı ahşap kepenkleri kapatmış, odayı
karartmıştı. Bu bunaltıcı havada çok yenip yatılırsa herkes düşler görür
ve pelteleşir, Gılgamış ve Enkidu ile serüvenlere girişir. Uyumakla
uyanmak arası gözlerini aralarken, duvarda baş aşağı sallanan kavakları,
akan suyu ve geçip gidenleri görmüştü adam. Gözlerini ovuşturur, tekrar
bakar. Kalkar, duvarı eller. Hepsi oradadır ve dışarıda esen rüzgarla
sallanmaktadır. Şaşkınlığı korkuya dönüşür. Cinler mi basmıştır evini?.
Rahip bilmektedir, gene o ışık oyunlarından biridir olan. Kendisinin,
Ziguradın tepesindeki odasında günler ve geceler boyunca oynadığı. Güneşi,
ayı ve yıldızları gözlediği. Dedesinin, onun da dedesinden işittiği
gibi "artık tanrılar gelmiyor, bizi kendi halimize bıraktılar"
dediğini anımsamaktadır. İnsan yeryüzünde aklı ve yaptıkları ile kaderini
çizmektedir. Ama varsın olsun, halkın gerçekleri bilmesi gerekmemektedir.
Disiplin ve biraz korkuda yarar vardır.
Ertesi gün adamın evine gider. Ahşap kepenkteki budak deliğini
görür. Karartılmış odada küçük delikten giren ışık dışarının görüntüsünü
ters olarak karşı duvara düşürmektedir. Kepengin o parçasını alır, budağı
olmayanı tak der. Kendi odası için uygun çaplı delik olacağını düşünmektedir.
Deneylerini kil tablete kazımak için tapınağın tepesindeki odasına döner.
Güneş batmaktadır. Birazdan yıldızlar belirecek ve göz kırparak gizlerini
fısıldamaya başlayacaklardır."..
Anı burada bitmekteydi. Koca evren, insancıklara çok uzun gelen
binyıllar içinde, akıl almaz büyüklüğüyle deviniminin sıfıra yakın bir
yüzdesini yaparken, nesiller geldi geçti. Gılgamış, Enkidu ve karartılmış
odadaki deliğin ışık oyunları dillerden dillere aktarıldı. Başrahibin
soyundan gelenler aktarmayı sürdürmekteler;
Herşeyi
görmüş, duymuş, bilmiş olan;
Dur dedi, dur ve dinle.
Anlamaya çalış.
Belki o zaman,
Artık gelmeyen tanrıların
Boş bıraktığı usunda,
Bilincin gelişir ve erersin sırlara.
M.S. 2002 - İstanbul
Kıssadan Hisse,
-
Günümüzde insan ruhu, dörtbin yıl öncekinden daha gelişmiş değildir.
Belki de o zaman daha duygusal, daha zengin ve doğa ile daha bütünleşmiş
idi.
-
Övündüğümüz teknolojik gelişme günlük yaşama kolaylıklar getirmiş ama
insan ruhunu çoraklaştırmaya yönelmiştir.
-
Geçerli üretim biçimi ve siyasal, ekonomik yöntemler insana özelliğini
veren tüm değerleri göz ardı etmiş para ve malı öne çıkarmıştır. Bu
yöntemlerle mutluluğa ulaşılmasına olanak yoktur.
-
İnsanlığı kurtarmak için hiç değilse yüz yıl için teknolojik gelişmenin
durdurulması ve insan ruhunun uyum sağlamasının beklenmesi gerekmektedir.
Teknolojik ve bağlı olarak siyasal-ekonomik değişimler öylesine hızlanmıştır
ki insanın özyapısından giderek daha da kopması kaçınılmazdır. Yani;
belki meteor çarpmayacaktır ama insanın kendi elleri ile hazırladığı
büyük yıkımlar gelecektir. Kil tabletlerde ve bazılarının genlerinde
bu kayıtlar vardır ve de bir uyarı olarak aktarılmaktadır!.. (Üç yıl
önce öğretim üyeleri ile bir dernek kurduk, "Teknoloji Politikaları
Araştırma Derneği".. Gel dediklerinde, "sanata da yer verilirse" demiştim,
tabi dendi. İlk kapsamlı toplantıda üyeler teker teker konuştu ve sıra
bana geldi; "teknolojik gelişme insan ruhunu aştı ve yıkıma yöneldi,
yüz yıl için durdurulmalıdır" dedim. Sonuçta, "Zaten sanat konularımızla
bağdaşmayacak" kararı alındı...).
-
Kutsal kitaplar büyük oranda kil tabletlerdeki öyküleri tekrarlar, değişen
yer ve kişi adlarıdır. Kurban, adak, korku, yakarış, ölüm, cennet, cehennem
söylence ve uygulamaları aynen sürmektedir. (Biri hapşırdığında neden
'çok yaşa' dersiniz?. Eski Mezopotamya ve Mısır'da, hapşırınca ruhun
burundan çıktığına inanılır ve çok yaşa denirmiş ki yaşam sürsün.. Ama
benim de hoşuma gider ve toplum içinde tanımadığım kişiler hapşırırsa
da derim. Anadolu'da 'ayakta su içmek ayıp ya da günah sayılır', neden?.
Gene o dönemlerde ayakta içildiğinde suyun baldırlarda toplandığı ve
hastalık yaptığı sanılırmış. Kapsamlı bir inceleme, dine bağlanan tüm
geleneklerin o dönemlerden geldiğini gösterir. Örtünme dahil.)..
-
İnsan, insan olduğunu anımsamadan ve gereğini yerine getirmeden geçiriyorsa
günlerini, çevresine ve çocuklarına bu tür verileri ve zenginlikleri
aktarmıyorsa; vah ona ve dilerim Enkidu düşlerine girer..
-
Fotoğraf çalışmanın ne olduğunu ve ne işe yaradığını
sanmaktasınız?.
- Öyleyse
fotoğraf gibi fotoğraf yapın......................................................
|