Gerçekte fotoğraf sadece bir teknolojidir. Endüstri devrimi sürecinde,
sosyal ve ekonomik durumları iyileşen halk kitlelerinin artan gereksinmelerini
karşılamada ele gerek bırakmayan üretim yöntemleri araştırılırken
yapılan buluşlardan biri idi. Ortam öylesine hazırdı ki, resmi açıklamanın
yapıldığı 1839 Ağustosunun o sıcak gününden bir hafta sonra değişik
Avrupa kentlerinde fotoğraf malzemeleri satan dükkanlar açılmıştı
bile. Fransız Bilimler Akademisi'ndeki sunuşta, büyük bir uzak görüşlülükle,
o zaman çok ilkel sayılabilecek fotoğrafın getirebileceği olanaklardan
söz edilmişti. Teknolojisi geliştikçe bunlar gerçekleşti. Bugün hemen
tüm çalışma alanlarında kullanılır. Uygarlığımıza en büyük katkısı
bilimdedir. Çünki insanın görsel algılayışı çok sınırlıdır. Göremediğimiz
dalga boyları, küçüklük ve büyüklükler, yavaş ve hızlı hareketler,
uzaklar fotoğrafla görünür kılınır. İletişim, eğitim, belgeleme, tanıtım
fotoğrafın ana malzeme olduğu alanlardır. Fotoğraf teknolojisi geliştikçe
yeni konular ve yeni yorumlar çıkar ortaya. Yeni fotoğrafçı kişiliği
gelişir. Böylece elde edilen görüntüler toplumun algılayış ve düşünüşünü,
genel kültür yapısını ve düşlerini derinden etkiler.s
Sanat yapmak isteyen bu teknoloji veya malzemeye yakınlık duymuşsa
alır ve kullanır. Sanıldığının çok üzerinde kendine özgü zengin olanaklar
sunar fotoğraf ve hiçbir zaman "gözün gördüğü" değildir. İşte bir
makina, filim ve karanlık odada kimyasal işlemlerden (ki artık elektronik
yeni boyutlar getirmekte) oluşur görünür. Çoğu zaman makinanın düğmesine
basmakla sınırlanır işlev. Acaba öyle midir?.
Makinanın o küçük penceresine, bakaça dayayın gözünüzü. Sınırlı bir
alandır görülen. Ancak baktıkça genişlediğini ve içeriğinin zenginleştiğini
farkederek şaşırırsınız. Gözlerimize ulaşan ışınlar görünür ve görünmez
yükler taşır. Nesneler, simgeler, biçimler, konumlar, ilişkiler..
Aydınlık, gölge, karanlık, çizgi, leke, benek.. Bunlara kapılıp makinanın
göstergelerini, teknolojinin gereklerini gözden kaçırabilirsiniz.
Zamanın sarmal akışı içinde bir an mı, geçmişte kalan veya sürmekte
olan ya da geleceğe uzanan. Gözlerde yanıp sönen bir parıltı, şen
şakrak bir gamze, giderek derinleşen bir hüzün. Parmağınızın ucunda
her şeyi donduracak dokunuş, beyin hücrelerinizde elektrik yükleri,
kalbinizin çırpınışları. Görünür gerçekte açılacak bir gizli kapıyı
araştırarak, ki ötelerdeki anlamların enginliğine ulaşılabilsin. Varıldığı
sanılırken genişleyiveren ufuk içinde yitip giderek..
Fotoğraf sadece görüleni mi aktarır? Bu teknoloji ile bir başka boyuta
uzanmak olası mıdır? Duyguların nesnel verilerden kurtulup her şeyi
kucakladığı, sözün dar kalıplarına gerek kalmadığı, görünmez ama algılanır
bir boyut. Herkes böylesi anlar yaşamıştır. Sabah gözü açıp açmamak
arası mahmurlukta. Ev halkı yattıktan sonra gecenin yalnızlığında
mekanı dolduran müzik ile yer çekiminden kurtulunduğunda. Lotus oturuşunda,
Mevlevi dönüşünde. Dağ başının karanlığında gökyüzünün genişliğine
ve yıldızların sonsuzluğuna şaşıp kaldığınızda. Ya da "Bir Pazar günü ilk defa güneşe çıkarılıp, saygı ile toprağa oturup, sırtınızı
beyaz duvara dayadığınızda". Yıllar önce bir filimde görmüştüm,
evde parti var, gürültü şamata. Birer ikişer gider konuklar. Kadınla
erkek yadırgatıcı bir sessizlik içinde ortalığı toplar. Derken yandaki
odadan gelen sesle irkilirler. Adamın biri koltuğun arkalığına tünemiş,
gözleri kapalı, kontrbasın hep ayni telini çekip bırakmaktadır. Dınnn.
Tınlama sönerken yeniden, dınnn.. N'apıyorsun derler. Susun der, şimdi
doğduğum toprakların üzerindeyim. Hepimiz ayni toprakları mı özlemekteyiz?.
Hüzün bundan mı doğar?. Neresidir?. Öteler, daha öteler.. Işığın yolunu
tersine izleyerek varılacak bir yerler mi, güneşi de var eden ilk
çıkış noktası mı?.
Tekrar dayayın gözünüzü bakaça. Metre sonsuzdadır. Biçimlerin kenarlarında
dolaşarak gördüğünüzle yetinin. Gözlemeyi sürdürürken metreyi yavaşça
yakına alın. Önce çizgiler netliğini kaybeder. Arkasından şekiller
büyümeye ve iç içe girmeye başlar. Sonra lekelere dönüşür ve sonunda
hepsi kaybolur. An yoktur artık, anlar vardır. Durgun akıp giderken
bir İspanyol dansçının ani dönüşleri, el kaldırıp ayak vuruşları gibi
makinayı savurmak gelir içinizden. Merceklerden giren ışınlar soyut
duyguların izlerini duyarkata kazısınlar diye. Ayni karenin üzerine
makinanın mekanik sesi ile darbeler vurusunuz, trak-trak.. Biraz oraya,
biraz buraya. Karanlık odada, genişleyerek kağıda akan ışığın içinde
eller büyü yapar ya da boğanın önünden pelerini çeker gibi.. Oley.
Gerçekçi
veya kurgu, montaj ya da sayısal. Doğrusu hiç derdim değil. Güzel
mi, olmuş mu?. Peki nedir güzel? Evrenin temel yapı taşının tek oluşu
gibi iyi, doğru, güzel de tektir. Kişiler düzeyleri oranında yaklaşırlar
ve farklılıklar böylece oluşur. Bazıları gördüğüne takılır kalır,
bazıları kapıyı bulur geçer gider. Sonsuza yolculuğun bilet gişesine
benzeyen kapıdan. Sanatı yapmaya çalışan kadar izleyenin de çaba göstermesi
gerekir ki, yolculardan biri olabilsin. Temel bilgileri edinerek,
genel kültürü bütünleyerek ve sürekli yenileyerek. Her bilgi binlerce
yenisini gerekli kılarak. İnsan olarak yücelmenin sorumluluğuna ve
kıvancına vararak. Belki bir yerlerde, bir zamanda daha yukarılara
ulaşarak.
Gerçekçi ya da soyut, çalışana pek çok seçenek sunar fotoğraf teknolojisi.
Başka bir malzemeyle tekrarlanamayacak tatları taşıyarak. Fotoğrafa
"ne görünüyor" diye bakılıyorsa yazık, ulaşılamayacaktır kapıya. Doğrusu
"ne görünmüyor" diye bakılmasıdır ve belki de gözle görüleni değil
görülemeyeni aktardığında değerlidir. İşte bunun için iyi fotoğraf
çok az çıkar ve başarılı fotoğrafçı daha da az.
Yirminci yüzyılın büyük ustası Ansel Adams, penceresinin önündeki
çiçeği uzun uzun anlatır anılarında. Sanki gizli bir yerlerden emir
alır gibi DNA'ların yönettiği hücreler görevini yapmaktadır. Sürgünler
uzar, ucunda çiçekler açılır. Yapraklar fışkırır. Karıncalar ve kurtçuklar
için keşfedilecek serin bir orman oluşur. Arılar ve kelebekler uğrak
listelerine bu kümeyi de alırlar. Polenler olgunlaşır. Rüzgarla, arı
ve kuşlarla dört bir yana taşınır. Günü gelince çiçek solar ve kurur.
Ama yeni yaşamlarla sürecektir. Sözünün burasında usta soluklanır
alçak gönüllüce. Biraz endişe ve biraz umutla soruyu sezdirir, "Sayısı
az da olsa nitelikli fotoğraflarım, çiçeğin polenleri gibi, herkes
için öncelikli ve gizemli o beni, bilincimi ve duygularımı dört bir
yana taşıyacak ve her gün yeniden var edecek midir?". Sonsuza
kadar mı?. Ölümsüzlük bu mudur?. Sonu hesaplanabilen Dünya için sonsuz
var mıdır?. Sanatın kanatlarında Kaf Dağı aşılırsa, yeryüzü fizik
sınırlarının ötesinde bir yerlere mi varılır?. Sonsuz orada mıdır?.
|