>
 
   
     
 
   
Mehmet BAYHAN
Fotograf üzerine yazılar
Prof.Mehmet BAYHAN

 
         GÖZ YORDAMIYLA
  

         Gerçekte fotoğraf sadece bir teknolojidir. Endüstri devrimi sürecinde, sosyal ve ekonomik durumları iyileşen halk kitlelerinin artan gereksinmelerini karşılamada ele gerek bırakmayan üretim yöntemleri araştırılırken yapılan buluşlardan biri idi. Ortam öylesine hazırdı ki, resmi açıklamanın yapıldığı 1839 Ağustosunun o sıcak gününden bir hafta sonra değişik Avrupa kentlerinde fotoğraf malzemeleri satan dükkanlar açılmıştı bile. Fransız Bilimler Akademisi'ndeki sunuşta, büyük bir uzak görüşlülükle, o zaman çok ilkel sayılabilecek fotoğrafın getirebileceği olanaklardan söz edilmişti. Teknolojisi geliştikçe bunlar gerçekleşti. Bugün hemen tüm çalışma alanlarında kullanılır. Uygarlığımıza en büyük katkısı bilimdedir. Çünki insanın görsel algılayışı çok sınırlıdır. Göremediğimiz dalga boyları, küçüklük ve büyüklükler, yavaş ve hızlı hareketler, uzaklar fotoğrafla görünür kılınır. İletişim, eğitim, belgeleme, tanıtım fotoğrafın ana malzeme olduğu alanlardır. Fotoğraf teknolojisi geliştikçe yeni konular ve yeni yorumlar çıkar ortaya. Yeni fotoğrafçı kişiliği gelişir. Böylece elde edilen görüntüler toplumun algılayış ve düşünüşünü, genel kültür yapısını ve düşlerini derinden etkiler.s

            Sanat yapmak isteyen bu teknoloji veya malzemeye yakınlık duymuşsa alır ve kullanır. Sanıldığının çok üzerinde kendine özgü zengin olanaklar sunar fotoğraf ve hiçbir zaman "gözün gördüğü" değildir. İşte bir makina, filim ve karanlık odada kimyasal işlemlerden (ki artık elektronik yeni boyutlar getirmekte) oluşur görünür. Çoğu zaman makinanın düğmesine basmakla sınırlanır işlev. Acaba öyle midir?.

            Makinanın o küçük penceresine, bakaça dayayın gözünüzü. Sınırlı bir alandır görülen. Ancak baktıkça genişlediğini ve içeriğinin zenginleştiğini farkederek şaşırırsınız. Gözlerimize ulaşan ışınlar görünür ve görünmez yükler taşır. Nesneler, simgeler, biçimler, konumlar, ilişkiler.. Aydınlık, gölge, karanlık, çizgi, leke, benek.. Bunlara kapılıp makinanın göstergelerini, teknolojinin gereklerini gözden kaçırabilirsiniz. Zamanın sarmal akışı içinde bir an mı, geçmişte kalan veya sürmekte olan ya da geleceğe uzanan. Gözlerde yanıp sönen bir parıltı, şen şakrak bir gamze, giderek derinleşen bir hüzün. Parmağınızın ucunda her şeyi donduracak dokunuş, beyin hücrelerinizde elektrik yükleri, kalbinizin çırpınışları. Görünür gerçekte açılacak bir gizli kapıyı araştırarak, ki ötelerdeki anlamların enginliğine ulaşılabilsin. Varıldığı sanılırken genişleyiveren ufuk içinde yitip giderek..

            Fotoğraf sadece görüleni mi aktarır? Bu teknoloji ile bir başka boyuta uzanmak olası mıdır? Duyguların nesnel verilerden kurtulup her şeyi kucakladığı, sözün dar kalıplarına gerek kalmadığı, görünmez ama algılanır bir boyut. Herkes böylesi anlar yaşamıştır. Sabah gözü açıp açmamak arası mahmurlukta. Ev halkı yattıktan sonra gecenin yalnızlığında mekanı dolduran müzik ile yer çekiminden kurtulunduğunda. Lotus oturuşunda, Mevlevi dönüşünde. Dağ başının karanlığında gökyüzünün genişliğine ve yıldızların sonsuzluğuna şaşıp kaldığınızda. Ya da "Bir Pazar günü ilk defa güneşe çıkarılıp, saygı ile toprağa oturup, sırtınızı beyaz duvara dayadığınızda". Yıllar önce bir filimde görmüştüm, evde parti var, gürültü şamata. Birer ikişer gider konuklar. Kadınla erkek yadırgatıcı bir sessizlik içinde ortalığı toplar. Derken yandaki odadan gelen sesle irkilirler. Adamın biri koltuğun arkalığına tünemiş, gözleri kapalı, kontrbasın hep ayni telini çekip bırakmaktadır. Dınnn. Tınlama sönerken yeniden, dınnn.. N'apıyorsun derler. Susun der, şimdi doğduğum toprakların üzerindeyim. Hepimiz ayni toprakları mı özlemekteyiz?. Hüzün bundan mı doğar?. Neresidir?. Öteler, daha öteler.. Işığın yolunu tersine izleyerek varılacak bir yerler mi, güneşi de var eden ilk çıkış noktası mı?.

            Tekrar dayayın gözünüzü bakaça. Metre sonsuzdadır. Biçimlerin kenarlarında dolaşarak gördüğünüzle yetinin. Gözlemeyi sürdürürken metreyi yavaşça yakına alın. Önce çizgiler netliğini kaybeder.  Arkasından şekiller büyümeye ve iç içe girmeye başlar. Sonra lekelere dönüşür ve sonunda hepsi kaybolur. An yoktur artık, anlar vardır. Durgun akıp giderken bir İspanyol dansçının ani dönüşleri, el kaldırıp ayak vuruşları gibi makinayı savurmak gelir içinizden. Merceklerden giren ışınlar soyut duyguların izlerini duyarkata kazısınlar diye. Ayni karenin üzerine makinanın mekanik sesi ile darbeler vurusunuz, trak-trak.. Biraz oraya, biraz buraya. Karanlık odada, genişleyerek kağıda akan ışığın içinde eller büyü yapar ya da boğanın önünden pelerini çeker gibi.. Oley.

Gerçekçi veya kurgu, montaj ya da sayısal. Doğrusu hiç derdim değil. Güzel mi, olmuş mu?. Peki nedir güzel? Evrenin temel yapı taşının tek oluşu gibi iyi, doğru, güzel de tektir. Kişiler düzeyleri oranında yaklaşırlar ve farklılıklar böylece oluşur. Bazıları gördüğüne takılır kalır, bazıları kapıyı bulur geçer gider. Sonsuza yolculuğun bilet gişesine benzeyen kapıdan. Sanatı yapmaya çalışan kadar izleyenin de çaba göstermesi gerekir ki, yolculardan biri olabilsin. Temel bilgileri edinerek, genel kültürü bütünleyerek ve sürekli yenileyerek. Her bilgi binlerce yenisini gerekli kılarak. İnsan olarak yücelmenin sorumluluğuna ve kıvancına vararak. Belki bir yerlerde, bir zamanda daha yukarılara ulaşarak.

             Gerçekçi ya da soyut, çalışana pek çok seçenek sunar fotoğraf teknolojisi. Başka bir malzemeyle tekrarlanamayacak tatları taşıyarak. Fotoğrafa "ne görünüyor" diye bakılıyorsa yazık, ulaşılamayacaktır kapıya. Doğrusu "ne görünmüyor" diye bakılmasıdır ve belki de gözle görüleni değil görülemeyeni aktardığında değerlidir. İşte bunun için iyi fotoğraf çok az çıkar ve başarılı fotoğrafçı daha da az.

             Yirminci yüzyılın büyük ustası Ansel  Adams, penceresinin önündeki çiçeği uzun uzun anlatır anılarında. Sanki gizli bir yerlerden emir alır gibi DNA'ların yönettiği hücreler görevini yapmaktadır. Sürgünler uzar, ucunda çiçekler açılır. Yapraklar fışkırır. Karıncalar ve kurtçuklar için keşfedilecek serin bir orman oluşur. Arılar ve kelebekler uğrak listelerine bu kümeyi de alırlar. Polenler olgunlaşır. Rüzgarla, arı ve kuşlarla dört bir yana taşınır. Günü gelince çiçek solar ve kurur. Ama yeni yaşamlarla sürecektir. Sözünün burasında usta soluklanır alçak gönüllüce. Biraz endişe ve biraz umutla soruyu sezdirir, "Sayısı az da olsa nitelikli fotoğraflarım, çiçeğin polenleri gibi, herkes için öncelikli ve gizemli o beni, bilincimi ve duygularımı dört bir yana taşıyacak ve her gün yeniden var edecek midir?". Sonsuza kadar mı?. Ölümsüzlük bu mudur?. Sonu hesaplanabilen Dünya için sonsuz var mıdır?. Sanatın kanatlarında Kaf Dağı aşılırsa, yeryüzü fizik sınırlarının ötesinde bir yerlere mi varılır?. Sonsuz orada mıdır?.

Prof. Mehmet BAYHAN

 

 

 
.