Mustafa Horasan serginin iptal edilmesine tepki gösteriyor
ve "Nasıl resim yaptığı belli olmayan biri değilim, bu nedenle böyle
bir şey beklemiyordum" diyordu. Dernekteki açılışta başkan Mehmet Güleryüz
ise şunları söylüyordu, "Sanatın özgür alanını sanatçıların oluşturacağına
inanarak, derneğimizin alanlarında bu sergiyi gerçekleştirmekten onur
duyuyoruz".. Tartışma, seçkin ressamlarımızın resim sanatını ve ressamın
özgürlüğünü savunan yaman açıklamalarıyla sürüp gidiyordu.
Ama bu resim "özgün bir fotoğraf yapıtından
aşırılmıştı".. ("Şuradan aldım" diye belirtirseniz alıntı ya da esinlenme,
hiç belirtmeden altına imzanızı atarsanız "aşırma" olur). Derken 10
Ağustos'ta Radikal konuya yer verdi, Witkin'in fotoğrafını da yayımlayarak.
Sanat eleştirmenlerinin açıklaması da şöyleymiş: "Horasan'ın fotoğraflardan
esinlenerek yaptığı bilinen başka resimleri de var, bu bir aşırma değil
yöntemdir".. UPDS "birazcık olsun üzüntülerini" belirtsin diye bekledim.
Ama, "resimde bir yöntemdir, fotoğraftan alıntı yapılabilir" deyip konuyu
kapattılar. Öyle ya, kaynak bir fotoğraf ve fotoğraf dediğin nedir ki..
Kareler tuvale aktarır ve altına imzanı atarsın. Fırçayla tekrarlayınca
bu özgün resim olur. Fotoğrafçının yıllarını almış özgün konusu, kendisine
özgü tavrı, düşüncesi ve emeği imiş ne gam. Altı üstü bir fotoğraf...
Şimdi biraz gerilere gidelim. 1839'da fotoğraf
başladığında sanat dünyasında bir endişe yankılanır, "eyvah sanat ölmekte,
el ustalığının ürününü şimdi makina yapıverecek".. Derken ressamlar
fotoğrafı kullanmaya ve en gerçekçi ressamların tablolarında bile fotoğrafın
izleri görülmeye başlandı (Ki aslında bu izler fotoğraftan önce camera
obscura ile başlamıştı; Vermeer-17.yy, Canaletto-18.yy..). Sonrada,
fotoğrafın büyük etkisi olan aşamalarla resim yeni kanallara yöneldi.
Ancak, fotoğrafın ilk dönem teknik zorlukları geride kalıp özgünlük
kazanmaya başladığı 1860'larda tartışma yeniden yükseldi. Gelenekselcilerin
denetimindeki yıllık sergilerde fotoğraf "endüstri ürünleri" bölümüne
yerleştiriliyordu. Ressamlar ve bazı yazarlar, fotoğrafın sanat sayılmasına
şiddetle karşı çıkıyordu.
1859'da şair Baudelaire şunları yazıyordu;
"İçler acısı dönem boyunca, güçlü inanç içindeki Fransızların
usunda artakalmış kutsallığı yıkarak aptallığı pekiştiren yeni bir endüstri
ortaya çıktı. Puta tapıcı gürültücü kalabalığın, kendisine yaraşır ve
yaradılışına uygun biçimde bu yeniliği benimseyişi anlaşılabilirdir.
Resim ve yontu konularında, tüm Fransa'da gelişmişlerin iman ettiği
ilke şudur; "Doğaya ve sadece doğaya inanırım (bunun için yeterli
nedenler vardır), doğanın tam özdeş aktarımı sanat dışında bir şeyle
olamaz (yüreksizler ve karşıtlar tiksindirici doğal nesneleri
dışarıda bırakmak isteyecektir, iskelet veya lazımlık gibi), böylece
doğaya özdeş sonuç verebilen bir endüstri katıksız bir sanat olacaktır".
Öçalıcı Tanrı bu kalabalık kullarına kulak verdi ve Daguerre de peygamberleri
oldu. Ve şimdi bunlara iman edenler diyorlar ki: "Fotoğraf doğaya tam
benzerlik amacımızı her garantiyi vererek karşılamaktadır, (gerçekten
buna inanıyorlar, kaçık aptallar), öyleyse Fotoğraf ve Sanat aynı şeydir".
Bu görüşün ortaya çıkışından başlayarak sefil toplumumuz narsis bir
tavır ve telaşla, hurda bir metal parçası üstündeki hava-cıva görüntüye
bakakaldı. Bu yeni güneşe taparlarda bir delilik, olağanüstü bir bağnazlık
egemen oldu. Yadırgatıcı bir iğrençlik oluştu. Bazı demokrat yazarlar
artık ayırımına varmalı ki, halk arasında geçmişe ve resme karşı tiksinme
oluşturmanın ucuz bir yöntemi var karşımızda, çifte küfür işlenmekte,
aynı zamanda kutsal resim sanatı ve aktörün soylu sanatını küçümseyici
hava yayılmakta... Daha sonra da, sanki sonsuzun tavan arası penceresiymiş
gibi stereoscope'un gözleme deliğine abanmış binlerce aç göz.. İnsanın
kendisine tutkusundan daha az derin kökleri olmayan pornografiye ilgi,
kişisel doyum için çok iyi bir olanağın kaçırılmasına yol açmayacaktır.
Ve sanmayın ki bu aptallıktan haz alanlar sadece okuldan eve dönmekte
olan çocuklardır; bütün dünyanın aklını çelmiştir bunlar.
Her "az daha ressam olacakmışın" sığınağıdır
fotoğraf endüstrisi, yeteneği sınırlı ya da kendisini geliştirecek çabayı
göstermemiş tembel ressamın. Tüm dünyada delicesine aşık olunan bu baş
belası, sadece körlüğün ve alıklığın belirtisi değil, aynı zamanda öç
havası da taşımaktadır. Fotoğrafın uygulanmasındaki hastalıklı gelişimin,
tüm diğer özdeksel-gereçsel yeniliklerin gelişimi gibi, artık az bulunmakta
olan Fransız sanat yeteneğinin yoksullaştırılmasına çok katkısı oldu.
Kendini beğenmiş çağdaş ahmaklığımız toparlak midesinden gümbürdeyen
geğirtisinin rüzgarı ile, son günlerde felsefenin tıka basa doldurduğu
sindirilmemiş tüm safsatayı kusarak kükreyebilir mi; gene de bu endüstrinin
sanatın alanlarını ele geçirerek sanatın en ölümcül düşmanı olduğu ortada
ve değişik işlevlerinin keşmekeşi bir tekinin bile doğru dürüst gerçekleşmesini
engellemektedir. Şiirsel güzellik ve ilerleme, içgüdüsel hınç ile birbirinden
nefret eden iki insan gibidir. Aynı yolda karşılaştıklarında biri diğerine
yol vermelidir. Eğer fotoğrafın, sanatın bazı işlevlerinin yerini almasına
olanak verilirse çok geçmeden tüm işlevleri yozlaştıracak ya da ayağını
kaydırıp yerini kaplayacaktır.
O halde fotoğraf için gerçek görevine geri
dönme zamanıdır, bilim ve sanatın hizmetlisi olacağı, ama çok alçakgönüllü
bir hizmetli, edebiyat yaratmaya ya da yerine geçmeye kalkmayan matbaacılık
ya da steno gibi. Bırakın, gezginlerin albümlerini zenginleştirmeyi
ve belleklerindeki eksikliği tamamlamayı sürdürsün; bırakın doğa bilimcilerin
kitaplığını süslesin ve mikroskobik hayvanları büyütsün; ve hatta gökbilimcilerin
varsayımlarını kanıtlarla doğrulasın; bırakın her kim işinde "tam gerçeklere
dayanan kesin kanıt" gereksinimindeyse, daha iyisinin bulunabileceği
noktaya kadar sekreteri ve yazmanı olsun. Bırakın, şu eriyip giden yıkıntıları
unutulmaktan kurtarsın; zamanın zalimce yok etmekte olduğu şu kitapları,
baskı ve elyazmalarını; biçimleri bozulan ve anılarımızın arşivinde
yer isteyen kıymetli nesneleri; işte o zaman teşekkür edilecek ve alkışlanacaktır.
Ama eğer gözle görülmeyene ve düşsel alana sarkarak haddini aşmasına,
değeri insan tinselliğinden bir şeyler katılmasına bağlı olana yönelmesine
izin verilirse; işte o zaman bizler için felaketten beter olacaktır"..
(Photography in Print, Vicki Goldberg).
Eleştirmenler fotoğraf ve sanat ilişkisine
ilgi gösterdiler. Sıkça şu vurgulanıyordu; sanatçı ruhsal alanın içindedir,
fotoğrafçı ise daha çok gerçekler ortamında, nesnel dünyadadır. Ancak
fotoğrafçıların zorlukla kazanılmış yerlerini kaybetmeğe niyetleri yoktu.
Görüntüleri ile düş güçlerini ve duyguları aktarabildiklerine inanıyorlardı.
Fotoğrafın sanat olarak tanımlanması, bir ressamın yaptığı gibi konusunu
beceriyle biçim değişikliğine uğratıp uğratamayacağı sorusunu gündeme
getiriyordu. Fotoğrafçı ışığın denetimini ve kompozisyonun düzenlenmesini
yapabiliyor, düşünce ve duygularının öngördüğünce bazı bölümleri vurgulayabiliyor
veya gizleyebiliyordu. Doğal görünümü ne kadar değiştirebiliyordu?.
Fotoğrafın tinsel dünyaya kör olduğu ve şiirselliği aktaramayacağı sıklıkla
söyleniyor, özgün sanat yapıtı yaratamayacağı vurgulanıyordu. Bayağı
olanla güzel olanı fotoğraf ayırdedebilir miydi?.
Bu sorun, 1861-62'de Fransa mahkemelerinde
önemli bir davanın konusu oldu. Fotoğrafçı Mayer ve Pierson, başka bir
grubu fotoğraflarını aşırmakla suçladılar. Ünlü kişilerin görüntüleri
fotoğrafçılarına önemli gelir getiriyordu ve davacılar 1793-1810 Fransız
Telif Hakları Yasası'nın korumasını istiyorlardı. Ancak, bu yasalar
sadece sanat alanı için geçerliydi ve koruma altına alınabilmesi için
önce fotoğrafın yasal olarak bir sanat olduğunun saptanması gerekiyordu.
Mayer ve Pierson otomatik olarak böyle olacağını düşünmüş olmalılar
ama henüz erkendi. Yargının ilk kararı olumsuz oldu ve karşı çıkışlarını
İmparatorluk Mahkemesi'ne ilettiler. Davayı yürüten avukatları Bay Marie'nin
sunuşu, yeni sanatın tanımının yapılmasını da sağladı.
Marie "Fotoğraf sanat mıdır?" diyordu.
"İçgüdüye, duyguya, beğeni ve tutkuya dayanan bu tür işler amaçsız olabilir
miydi?. Sadece bir mekanik işlem bu etkileri verebilir miydi?." Peki
sanat neydi?. Kim tanımlayacaktı?. Nerede başlayıp nerede bittiğini
kim söyleyecekti?. Felsefeciler, "Sanat güzelliktir, özdeksel anlamda
gerçekliktir" diyorlardı. Marie soruyordu, "Eğer fotoğrafta gerçekliği
görüyorsak ve eğer gerçeklik dış biçimi ile çekici geliyorsa, nasıl
olurda güzel olmayabilir!. Fotoğrafta sanatın bütün özellikleri bulunabiliyorken
nasıl olurda bir sanat olamaz?. Felsefe adına karara karşı çıkıyorum"..
Marie savunmasını sürdürür; "Genel yargıya
göre resim ve fotoğrafın aynı şey olmadığı açık. Ressam gözler, düşler,
tasarlar ve yaratır. Hem özdeksel ve hem de tinsel dünya önündedir.
Düşsel dünyanın fotoğrafa kapalı olduğu söylenir. Ancak ressamlar her
zaman yaratmazlar, çoğu zaman doğa ve insanı olduğu gibi aktarırlar.
Bunun için de kopya etmek zorundadırlar. Bir ressam konuyu tam olarak
aktardığında daha mı az ressamdır?. Gerçek ve güzellik ressam ve yontucu
için neyse fotoğrafçı için de öyledir. Ressam gözlerinin, doğayı aktaran
makina ve görüntüyü saptayan kimyasal işlem gibi olduğuna inanır. Kendi
yöntemi ile saptar. Fotoğrafçı sadece makinayı çalıştıran bir el midir?.
Eğer böyleyse bütün bu etkileri nasıl yapabilmektedir?. Kuşkusuz fotoğrafçı
da ressam kadar yaratıcı olmalıdır. Önce düşüncelerindeki görüntüde
ve düş gücü ile tasarlayıp düzenleyerek. Sonra da makinası ile saptar
ve böylece akıl gücü ve kültürünün düzeyiyle tasarladığını aktarır"..
Mayıs 1862'de Mayer ve Pierson'un avukatı
etkili savunmasını yaptığında, Le Boulevard'da Daumier' nin bir taşbaskısı
yayımlandı; arkadaşı Nadar bir balonun sepetinde Paris'in fotoğrafını
çekmekte, tüm binaların duvarlarına "fotoğraf" yazıldığı görülmektedir.
Alt yazı şöyleydi; "Nadar fotoğrafı sanatın yüceliklerine çıkarıyor".
Nadar'ın balon fotoğrafçılığını anımsatarak, olasıdır ki fotoğraf için
zaferin kesin gibi göründüğü güncel tartışmadan da etkilenmişti. Temmuz
1862'de Başsavcı Rouselle görüşünü açıkladı, "fotoğraf bir sanattı ve
diğer sanatlar için geçerli olan kurallarla korunmalıydı"..
Dava henüz bitmemişti. Ağustos'ta mahkemeye,
başsavcının görüşüne karşı çıkan bir toplu dilekçe verildi. "Türk Hamamı"
tablosuyla da ünlü ressam Ingres'ın başını çektiği etkili bir sanatçılar
grubunca imzalanmıştı. Şöyle deniyordu; "Son oturumlarda mahkeme
'fotoğraf bir sanat sayılmalıdır' görüşüne yaklaşmaya ve fotoğraf
ürünleri sanatçıların işleri ile aynı koruma altına alınmaya zorlansa
da; fotoğraf tümüyle, biraz da beceri isteyen bir dizi ele dayalı
işlemden oluştuğundan; hiçbir koşulda aklın ve sanat çabasının ürünü
olan yapıtlarla karşılaştırılamaz. Bu temelde, aşağıda imzası olan sanatçılar,
fotoğraf ve sanat arasında yapılan herhangi bir karşılaştırmaya karşı
çıkarlar".. Listede adları olmayan, böylece Ingres ve öbür imzacılarla
aynı anlayışta olmadıklarını belirten ve de fotoğrafa karşı hoşgörülü
yaklaşım sergileyen bir dolu başka sanatçı bulunduğu düşünülebilir.
Ekim 1862'de Mahkeme başvuruyu geri çevirdi
ve başsavcının önerisi yönünde karar verdi; "Bay Marie'nin vurguladığı
gibi, fotoğraf düşünce ve tinsel güç, beğeni ve kültürel birikim ürünü
olabilir, kişiselliğin izlerini taşıyabilir. Fotoğraf sanat olabilir"..
(Art and Photography, Aaron Scharf).
1850 sonrasında çoğaltma yöntemlerinin
kolaylaşması ile başlayan ressamların fotoğraftan yararlanması günümüzde
de bütün hızı ile sürmektedir ve doğrudur, olağandır. Bir eleştiri yöneltilemez.
Örneğin "Foto-Gerçekçiler" var. Fotoğraflardan aynen, hatta fotoğraftan
daha da gerçekçi tablolar yaratırlar. Ancak, sıra fotoğraf yapıtının
sanat eseri ve fotoğrafçının sanatçı sayılmasına gelince günümüz ressamları
da şöyle bir duralamaktalar. Fotoğrafları, hiçbir açıklamaya gerek görmeden
tabloya aktarmakta sakınca görmemekteler.
19.yy ikinci yarısında şöyle denmekteydi:
"ikinci kattaki biri düşene kadar resmini yapan ressamdır".. Şimdi ise
tanım şu mu olmakta; "fotoğrafı kareleyip tuvale aktaran ve allayıp
pullayan ressamdır"!.
Resmin kendisine yeni yollar aramasında
fotoğrafın kuşkusuz önemli etkisi olmuştu. 1860'lar izlenimciliğe doğru
giden ilk çalışmaların görüldüğü yıllardır. Aynı zamanda fotoğrafa özgü
görüntü özelliklerinin de farkedildiği bir dönemdir; net-netsiz, kırılan
ve yansıyan ışığın oluşturduğu parıldama-hale, yumuşatılmış ve sallanmış
görüntüler, farklı ışığın ve uzun sürenin etkileri gibi.. Bu etkilerin
resimde tekrarlanması rastlantısal değildir. Çok açıktır ki ressamlar
fotoğraftan pek çok etkilenmişlerdir. Gerçekçi resimden ayrılıp izlenimciliğe
giden yolun, ancak ressamlar fotoğrafları gördükten sonra açıldığını
söyleyebiliriz. Günümüz resminde de aynı etki sürmekte, bir dolu resim
sergisinde, ya da kolaya kaçan "ressamsı"ların sergilerinde gerçekte
"fotoğraflar" görülmektedir. Gene de ressamların çoğunluğu için fotoğraf
hala bir sanat değildir!.
İlk göz ağrım resimdi. Denerdim ve ressam
olmayı düşlerdim. "Önce adam ol, sonra pazarları resim yaparsın" dendi..
Yanlış (ama güçlü) bir öğrenim gördüm. Sonra fotoğraf başladı ve sanatın
tadını verdi. Emine Ceylan, "galiba bir şeyler eksik" dese de.. Fotoğrafçı
da olamadım, kırtasiye işleri ve bürokrasiyle uğraşmaktan, olaylar böyle
sürükledi. Bir daha yaşarsam resmi deneyebilirim; fotoğrafı, müziği
ya da sadece yazmayı da.. Politikada da aklım kaldı, ortamın çoraklığını
gördükçe ve acısını çektikçe. Günümüzde sanat anlayışı daha da dallanıp
budaklandı. Alanlar iç içe girdi. Belki de zenginleşti.
Ressamların fotoğrafı kullanmalarına karşı
değilim. Ancak, fotoğrafın da hakkını verirler ve "alıntı yaptıklarını",
"nasıl olsa kimse anlamaz" yaygın gözaçıklığına sığınmadan belirtmek
yürekliliğini gösterirlerse.. Ki, yaptıkları işi hiç de küçültmez.
Biz dönelim fotoğrafa. Ürünümüze "sanat
düzeyi" kazandıracak özgün bir bakış-düşünce-yorum ve teknik geliştirmek
çabasında mıyız?. Belki de bir soluk düşünsek iyi olur. Mahkemenin kararı
ne idi; "Fotoğraf kişiselliğin izlerini taşıyarak sanat olabilir".
Peki ne zaman olur?.
Bu yazının, güncel deyimle "bonusu", Witkin'den söz edilmesi
olsun.
Joel-Peter WITKIN 1939'da doğmuş (ABD).
1980'lere doğru tanındı (Albümünü ilk defa Nuri Bilge Ceylan'ın evinde
görmüştüm..). Fotoğrafları yaşam ve ölümün sınırlarında dolaşır. Gazetelere
ilan verir; "bacakları ve bir kolu olmayan model aranıyor".. Ya da morgları
dolaşır, evet morgları. Siyahbeyazlarında içkarartıcı ağır griler egemendir.
Anlayışımızı zorlar. Dehşet verici bir güzellik yansıtır. Tekrar baktırır
ama gene de giz olarak kalır. [www.zonezero.com]
Şunları söylemekte; "Fotoğrafı çok güçlü
yapan sanırım, sinema ve video karşıtı hareketsizliğidir. Fotoğrafçı
olmanın nedeni ise, tümü alıp tek bir hareketsizlik içine sıkıştırmak
isteğidir. Birine gerçekten birşeyler söylemek istediğinizde onu kavrar,
tutar, kucaklarsınız. Fotoğrafın hareketsizliğinde olan budur"..
"Çıplak doğduk. Açıklık ve dürüstlük anlamında
çıplak yaşamalıyız. Morgların çekmecelerinde yüzlerce beden gördüm.
Bazan güzel bir kadın, ki hala güzel ve çok sarsıcı. Bir yaşama ya da
kanıtına, insan kalıntısına bakmak sarsıcı bir çarpışma gibidir. Yaşam
bir deneme alanıdır. Edebiyat Nobelini alan Seamus Heaney 'Sanatın sonu
barıştır' demişti. Müzelere gitmemizin ve güzelliklere bakmamızın nedeni,
onların dışında pek güzel olmamasıdır. Sanırım müzeler yeni tür dinsel
merkezlerdir, dindışı yaşamın tinsel merkezleri"..
"Sanatım kutsal bir üründür, yaptıklarım
da yakarışlar. Kendimi, insanların değil ama varoluş koşullarının portrecisi
sayarım"..
Witkin yaşam ve ölümden, olağan ve farklıdan,
kutsal ve hayasızdan, erkek ve dişiden, acı ve hazdan alıntılar yapar.
Bir kazanda eritir, değiştirir ve yüzümüze belki de ruhumuza çarpar.
1960'larda toplumun sorunlu tiplerini yalın bir şekilde fotoğraflayan
Diane Arbus'dan etkilendiğini düşünebilir. Arbus ise 1930'ların Alman
fotoğrafçısı August Sander'den etkilenmişti. [Arbus (1923-1971) ve Sander
(1876-1964); www.masters-of-photography.com]. Sanat tarihini bilenler,
20.yy gerçeküstücülüğünün Rönesans'daki öncüsü gibi resimler bırakan
Hieronymus Bosch'u da anımsayacaklardır [Bosch, 1450-1516; www.euweb.nl/jheronymusbosch]..
Joel Peter Witkin'in fotoğraflarından örneklere bir göz
atalım;
|