Rahmetli Baha Gelenbevi "Fotoğraf Sanatı denmesi yanlıştır, doğrusu
Sanat Fotoğrafıdır" derdi.. "Fotoğraf bir teknolojidir"
tanımında birleştiğimize göre bu deyiş doğrudur. Vesikalıkta da sanat
yapılmıyor ya..
Kıbrıs'ta Yakın Doğu Üniversitesi'nin düzenlediği 2. Uluslararası
Fotoğraf Günleri'ne katıldık. Cemil Ağacıkoğlu, Orhan Alptürk, Coşkun
Aral, Arif Aşçı, Tuğrul Çakar, Cem Çetin, Mehmet Dilci, Çerkes Karadağ,
Adnan Veli Kuvanlık, Ahmet Selim Sabuncu, Haluk Uygur da gösteri ve
sergileri ile oradaydılar. Türkiye'den ve Kıbrıs'tan başka katılanlar
da vardı. Üç gün boyunca fotoğraflar izlendi, bildiriler dinlendi
ve biraz da tartışıldı.
Rektör Yardımcısı Doç.Dr. Şenol Bektaş, Üniversite adına uzun zamandır
fotoğraf çalışmalarına ilgi göstermekte ve destek sağlamakta. Öğr.Gör.
Gazi Yüksel günlerin düzenlenmesinde kendisine yardımcı olmakta. FODER-Kıbrıs
Türk Fotoğraf Derneği üyeleri ve diğer fotoğraf severler de katıldılar
toplantılara. Cumhurbaşkanı Sayın Rauf Denktaş hepimizi ağırladı.
Beklendiği gibi, sohbet ederken cebinden yeni makinasını çıkardı..
Eleştirilerimi biliyorsunuz. Orada haklı olduğumu bir kez daha apaçık
gördüm.. Bir uçta anlamsız gösteriler; gidip gelincik açmış tarlayı
ya da batan güneşi rastgele görsek ne olur ki?. Hoşunuza gidiyorsa
fotoğraflayın ama marifetmiş gibi böyle bir toplantıya getirmeyin.
AFAD Başkanı Haluk Uygur, "yenilerin hevesini kırmamak gerek"
demekte. Doğru gibi gelebilir fakat sonrasında böylesi çekimlerin
sanat olduğu yanlışını silmek zorlaşmakta ve saydam gösterileriyle
virüs gibi yaygınlaşmakta.
Diğer yanda ise, ileri düşünce ürünü kavramsal sanat yaptıklarını
ileri sürenler vardı. Ortada iş yok ama söz dizboyu.. Zaten günümüz
kavramsal sanat anlayışının en zayıf noktası bu; ortada sanatın inceliklerinden
hiç eser yok ama slogan, bir dolu felsefe, uyduruk işlere söz giydirmek
var. Batan güneşten medet ummak ile bu tür yüceliklere(!) sapmak arasında
hiç ama hiç fark yok. Tabi bana göre.. Bir de bu tür işlerin benzeri
bildiriler var; onbeş dakikalık konuşmada ancak sözlükle içinden çıkılabilecek
yüzelli yabancı sözcüğü ve peş peşe montajlanmış elli alıntıyı sıralayarak.
Sözcük karmaşası düşünce karmaşasını da getirerek, sanki anlaşılmasın
diye çaba gösterilerek.. Onlar ki çok akıllı ve bilgilidirler ve de
olimposludurlar, biz ölümlü dünyalıların aralarında olmalarından ne
kadar kıvanç duysak azdır.
İki durum daha dikkatimi çekti. Ahmet Selim Sabuncu ve Tuğrul Çakar'ın
"pinhole" tekniğini anlatmalarından sonra öyle sorular soruldu
ki, baktık arkadaşlarımızın hiçbir şeyden haberi yok. Diyafram, örtücü
hızı, odak uzaklığı, görüntü düzlemi nedir bilinmiyor. Peki fotoğraf
nasıl yapılıyor?. Hiç mi ellerindeki makinalar ile oynamadılar, görüntünün
nasıl oluştuğunu çiziktirmediler, denemelere girişmediler.. Bir de,
beğendiğim bir dergimizin genç hazırlayıcıları katılmışlardı. Herkesten
uzak durdular, kimseyle tanışmak, konuşmak çabaları olmadı. Bir dergiyi
hazırlayanlar bu kadar uzak nasıl olabilirdi?. Belki onlar da olimposluydu?.
İki uç, sıradan görüntülerle ileri olduğu savlanan kavramsal çalışmalar
üzerinde durmak istiyorum. Hep açıkça söylemişimdir, belki eksiklik
bendedir. Ben sanatın zanaatla bütünleştiği, sanat ürününün sergilenip
müzede korunabildiği dönemde yetiştim ve beynim böylece biçimlendi.
Herhangi bir dalda sanat yapıyorsak malzeme tüm incelikleri ile işlenmeliydi.
Sonradan söze sığınıldı ve bazan içeriğin bile önüne geçebilen incelikler
kayboldu.
Belleğime yerleşmiş iki örnek vereceğim. Yıllarca önce Üniversitemde
yapılmış bir yerleştirmede (installation),
ara sıra Türkiyemizi de onurlandıran bir ünlünün işi şöyleydi; tuğla
yığını ve üstüne atılmış bir kucak ses bandı, altında bir yazı "bu
bantlarda Beethoven'ın 9. Senfonisi kayıtlıdır"... Bir başka
gün demişlerdi ki, sanatla uğraşan öğretim elemanları birer iş getirsin
sergi yapalım. Herkes götürdü bir şeyler. Salona girerken tam karşıda
kocaman bir afiş, "ali velinin işi de burada sergilenmektedir"..
Ne demek oluyor, kim bu önemli vatandaş? Fotoğraflar, resimler, heykeller
duvarlarda. Ama ali velinin işi yok. Sordum, güldüler, "iş o"
dediler.. Vatandaş diyor ki, siz oturun uğraşın, zanaatın en iyisini
yapsanız ne olacak, ben kolayca akıllara yazdım adımı.. Son yirmi-otuz
yıla egemen olan ve sonunda ülkemizi batıran siyasal-ekonomik anlayışın
sanata yansımasıdır bu.
Biz dönelim fotoğrafa..
Başladığında, ilk fotoğrafçılar diğer dallardan gelen seçkin sanatçılardı.
Benim çocukluğumda da fotoğrafçı demek "siyahbeyaz baskıyı iyi
yapan, ışık-gölgeyi bilen, eli kalem tutan, boya yapan" demekti.
İlk coşku geçip fotoğraf yaygınlaştığında ressamlar ve diğer sanatçılar
fotoğrafçılığın da sanat sayılmasına karşı çıktılar. Makina ile yapılan
iş sanat olabilir miydi?. 1850 Paris fuarında fotoğraflar endüstri
ürünleri salonunda sergilendi. 1861'de Paris'in seçkin ressamları
yargıya başvurdular. Fotoğrafın sanat ve fotoğrafçıların sanatçı olmadığının
saptanmasını istediler. Tartışma aylarca sürdü. Sonunda yargıçlar
kararını verdi: "fotoğraf, yapanın kişiliğinin etkisini taşıyarak
düşünce ve esin, beğeni ve akıl ürünü ve bu nedenle sanat ürünü olabilir"..
İngiltere'de Kraliçe Viktorya döneminin ağdalı konu geleneğine uyarak
fotoğrafçılar yapaylığa yöneldiler. Kalem kağıt tasarlanıyor, çekimler
yapılıyor ve bazan otuz ayrı çekimin bütünleştirildiği oluyordu. Uzun
yıllar egemen oldu bu anlayış. (Bir
zamanlar kamyonlarda, lokantalarda çok gördüğümüz ağlayan oğlan çocuğu
resmi sanki o dönemden kalmadır..) 1880'lerde Emerson çıktı ortaya
ve Doğalcılık (Naturalism) akımını başlattı. Yapay fotoğraf ve el değdirmek yasaktı. Doğaya çıkılacak
veya kırsal kesim insanlarına yönelinecekti. Emerson, konunuzu net
gerisini azıcık bulanık yapın diyordu. Bazıları bunu "net olmayan
fotoğraf güzeldir" diye yorumladı. Artık tüm çekimler bulanıktı.
Fotoğrafçılar "sanatçı sayılmak" heyecanı ile yanıp tutuşuyordu
ve gerçekten sanatçı idiler. Dendi ki, öyleyse sanatın yöntemlerini
uygulayın. Onlar da özel duyarkatları kaba dokulu kağıt üzerine fırça
ile sürmeye başladılar. Resim görüntüsü veren, fırça izleri taşıyan
ve keskinliği olmayan "resimsi" (pictorialist) fotoğraflar yapılıyordu. Birinci Dünya Savaşı sonrasında anlayış tümü
ile değişmeye başladı. Teknoloji gelişmiş, makinalar küçülmüş, karanlık
oda tekniği aşama sağlamıştı. Fotoğrafın kendisine özgü incelikleri
daha güçle işlenebilirdi. 1930'da Kertesz şöyle diyecektir, "fotoğrafçılar,
fotoğraflarınızın fotoğraf gibi görünmesinden utanmayın"..
Bir fotoğraf fotoğraf gibi nasıl görünür?. Bir fotoğrafa baktığımda
önce teknik özellikleri okumaya çalışırım; makina, hız, diyafram,
bakış noktası, objektif, netlik, filim, filtre, çekim ve geliştirme,
seçilen kağıt, baskı, yakma-açma.. Sonra estetik nitelikler; genel
düzenleme, çizgi-leke-benek, ışık-gölge, açık-koyu, net-bulanık..
En sonunda konuya bakarım; neyi ne zaman nasıl, ne aramış bulmuş ya
da ne anlatmak istemekte, ne kadar derinleşmiş.. Belki makinayı sallamış
ve somut bir imge yok, ama tüm değerler yerinde. Ya da sıradan bir
konu ile tüm zenginlikler aktarılmakta.. Her iki uca yönelik eleştirilerimin
temeli işte bunlar. Ortada iş yokken bilge olsanız ne yazar..
Yıllarca önce bir yabancı dergide okumuştum, "tak-tak kafasına
vurdu ve fotoğraf bununla yapılır dedi".. İsterseniz sizler de
yollara kocaman bez gerin, "ali veli seçkin bir fotoğrafçıdır"..
Emin olun, lazerle aya yazsanız gene de sizi kurtaramaz.
Kalın sağlıcakla. |