>
 
   
     
 
   

Mehmet BAYHAN

Fotograf üzerine yazılar
Prof.Mehmet BAYHAN
         SANAT FOTOGRAFI
         YA DA YAPTIM OLDU !
 

          Rahmetli Baha Gelenbevi "Fotoğraf Sanatı denmesi yanlıştır, doğrusu Sanat Fotoğrafıdır" derdi.. "Fotoğraf bir teknolojidir" tanımında birleştiğimize göre bu deyiş doğrudur. Vesikalıkta da sanat yapılmıyor ya..

          Kıbrıs'ta Yakın Doğu Üniversitesi'nin düzenlediği 2. Uluslararası Fotoğraf Günleri'ne katıldık. Cemil Ağacıkoğlu, Orhan Alptürk, Coşkun Aral, Arif Aşçı, Tuğrul Çakar, Cem Çetin, Mehmet Dilci, Çerkes Karadağ, Adnan Veli Kuvanlık, Ahmet Selim Sabuncu, Haluk Uygur da gösteri ve sergileri ile oradaydılar. Türkiye'den ve Kıbrıs'tan başka katılanlar da vardı. Üç gün boyunca fotoğraflar izlendi, bildiriler dinlendi ve biraz da tartışıldı.

          Rektör Yardımcısı Doç.Dr. Şenol Bektaş, Üniversite adına uzun zamandır fotoğraf çalışmalarına ilgi göstermekte ve destek sağlamakta. Öğr.Gör. Gazi Yüksel günlerin düzenlenmesinde kendisine yardımcı olmakta. FODER-Kıbrıs Türk Fotoğraf Derneği üyeleri ve diğer fotoğraf severler de katıldılar toplantılara. Cumhurbaşkanı Sayın Rauf Denktaş hepimizi ağırladı. Beklendiği gibi, sohbet ederken cebinden yeni makinasını çıkardı..

          Eleştirilerimi biliyorsunuz. Orada haklı olduğumu bir kez daha apaçık gördüm.. Bir uçta anlamsız gösteriler; gidip gelincik açmış tarlayı ya da batan güneşi rastgele görsek ne olur ki?. Hoşunuza gidiyorsa fotoğraflayın ama marifetmiş gibi böyle bir toplantıya getirmeyin. AFAD Başkanı Haluk Uygur, "yenilerin hevesini kırmamak gerek" demekte. Doğru gibi gelebilir fakat sonrasında böylesi çekimlerin sanat olduğu yanlışını silmek zorlaşmakta ve saydam gösterileriyle virüs gibi yaygınlaşmakta.

          Diğer yanda ise, ileri düşünce ürünü kavramsal sanat yaptıklarını ileri sürenler vardı. Ortada iş yok ama söz dizboyu.. Zaten günümüz kavramsal sanat anlayışının en zayıf noktası bu; ortada sanatın inceliklerinden hiç eser yok ama slogan, bir dolu felsefe, uyduruk işlere söz giydirmek var. Batan güneşten medet ummak ile bu tür yüceliklere(!) sapmak arasında hiç ama hiç fark yok. Tabi bana göre.. Bir de bu tür işlerin benzeri bildiriler var; onbeş dakikalık konuşmada ancak sözlükle içinden çıkılabilecek yüzelli yabancı sözcüğü ve peş peşe montajlanmış elli alıntıyı sıralayarak. Sözcük karmaşası düşünce karmaşasını da getirerek, sanki anlaşılmasın diye çaba gösterilerek.. Onlar ki çok akıllı ve bilgilidirler ve de olimposludurlar, biz ölümlü dünyalıların aralarında olmalarından ne kadar kıvanç duysak azdır.

          İki durum daha dikkatimi çekti. Ahmet Selim Sabuncu ve Tuğrul Çakar'ın "pinhole" tekniğini anlatmalarından sonra öyle sorular soruldu ki, baktık arkadaşlarımızın hiçbir şeyden haberi yok. Diyafram, örtücü hızı, odak uzaklığı, görüntü düzlemi nedir bilinmiyor. Peki fotoğraf nasıl yapılıyor?. Hiç mi ellerindeki makinalar ile oynamadılar, görüntünün nasıl oluştuğunu çiziktirmediler, denemelere girişmediler.. Bir de, beğendiğim bir dergimizin genç hazırlayıcıları katılmışlardı. Herkesten uzak durdular, kimseyle tanışmak, konuşmak çabaları olmadı. Bir dergiyi hazırlayanlar bu kadar uzak nasıl olabilirdi?. Belki onlar da olimposluydu?.

          İki uç, sıradan görüntülerle ileri olduğu savlanan kavramsal çalışmalar üzerinde durmak istiyorum. Hep açıkça söylemişimdir, belki eksiklik bendedir. Ben sanatın zanaatla bütünleştiği, sanat ürününün sergilenip müzede korunabildiği dönemde yetiştim ve beynim böylece biçimlendi. Herhangi bir dalda sanat yapıyorsak malzeme tüm incelikleri ile işlenmeliydi. Sonradan söze sığınıldı ve bazan içeriğin bile önüne geçebilen incelikler kayboldu.

          Belleğime yerleşmiş iki örnek vereceğim. Yıllarca önce Üniversitemde yapılmış bir yerleştirmede (installation), ara sıra Türkiyemizi de onurlandıran bir ünlünün işi şöyleydi; tuğla yığını ve üstüne atılmış bir kucak ses bandı, altında bir yazı "bu bantlarda Beethoven'ın 9. Senfonisi kayıtlıdır"... Bir başka gün demişlerdi ki, sanatla uğraşan öğretim elemanları birer iş getirsin sergi yapalım. Herkes götürdü bir şeyler. Salona girerken tam karşıda kocaman bir afiş, "ali velinin işi de burada sergilenmektedir".. Ne demek oluyor, kim bu önemli vatandaş? Fotoğraflar, resimler, heykeller duvarlarda. Ama ali velinin işi yok. Sordum, güldüler, "iş o" dediler.. Vatandaş diyor ki, siz oturun uğraşın, zanaatın en iyisini yapsanız ne olacak, ben kolayca akıllara yazdım adımı.. Son yirmi-otuz yıla egemen olan ve sonunda ülkemizi batıran siyasal-ekonomik anlayışın sanata yansımasıdır bu.

          Biz dönelim fotoğrafa..

          Başladığında, ilk fotoğrafçılar diğer dallardan gelen seçkin sanatçılardı. Benim çocukluğumda da fotoğrafçı demek "siyahbeyaz baskıyı iyi yapan, ışık-gölgeyi bilen, eli kalem tutan, boya yapan" demekti. İlk coşku geçip fotoğraf yaygınlaştığında ressamlar ve diğer sanatçılar fotoğrafçılığın da sanat sayılmasına karşı çıktılar. Makina ile yapılan iş sanat olabilir miydi?. 1850 Paris fuarında fotoğraflar endüstri ürünleri salonunda sergilendi. 1861'de Paris'in seçkin ressamları yargıya başvurdular. Fotoğrafın sanat ve fotoğrafçıların sanatçı olmadığının saptanmasını istediler. Tartışma aylarca sürdü. Sonunda yargıçlar kararını verdi: "fotoğraf, yapanın kişiliğinin etkisini taşıyarak düşünce ve esin, beğeni ve akıl ürünü ve bu nedenle sanat ürünü olabilir"..

          İngiltere'de Kraliçe Viktorya döneminin ağdalı konu geleneğine uyarak fotoğrafçılar yapaylığa yöneldiler. Kalem kağıt tasarlanıyor, çekimler yapılıyor ve bazan otuz ayrı çekimin bütünleştirildiği oluyordu. Uzun yıllar egemen oldu bu anlayış. (Bir zamanlar kamyonlarda, lokantalarda çok gördüğümüz ağlayan oğlan çocuğu resmi sanki o dönemden kalmadır..) 1880'lerde Emerson çıktı ortaya ve Doğalcılık (Naturalism) akımını başlattı. Yapay fotoğraf ve el değdirmek yasaktı. Doğaya çıkılacak veya kırsal kesim insanlarına yönelinecekti. Emerson, konunuzu net gerisini azıcık bulanık yapın diyordu. Bazıları bunu "net olmayan fotoğraf güzeldir" diye yorumladı. Artık tüm çekimler bulanıktı. Fotoğrafçılar "sanatçı sayılmak" heyecanı ile yanıp tutuşuyordu ve gerçekten sanatçı idiler. Dendi ki, öyleyse sanatın yöntemlerini uygulayın. Onlar da özel duyarkatları kaba dokulu kağıt üzerine fırça ile sürmeye başladılar. Resim görüntüsü veren, fırça izleri taşıyan ve keskinliği olmayan "resimsi" (pictorialist) fotoğraflar yapılıyordu. Birinci Dünya Savaşı sonrasında anlayış tümü ile değişmeye başladı. Teknoloji gelişmiş, makinalar küçülmüş, karanlık oda tekniği aşama sağlamıştı. Fotoğrafın kendisine özgü incelikleri daha güçle işlenebilirdi. 1930'da Kertesz şöyle diyecektir, "fotoğrafçılar, fotoğraflarınızın fotoğraf gibi görünmesinden utanmayın"..

          Bir fotoğraf fotoğraf gibi nasıl görünür?. Bir fotoğrafa baktığımda önce teknik özellikleri okumaya çalışırım; makina, hız, diyafram, bakış noktası, objektif, netlik, filim, filtre, çekim ve geliştirme, seçilen kağıt, baskı, yakma-açma.. Sonra estetik nitelikler; genel düzenleme, çizgi-leke-benek, ışık-gölge, açık-koyu, net-bulanık.. En sonunda konuya bakarım; neyi ne zaman nasıl, ne aramış bulmuş ya da ne anlatmak istemekte, ne kadar derinleşmiş.. Belki makinayı sallamış ve somut bir imge yok, ama tüm değerler yerinde. Ya da sıradan bir konu ile tüm zenginlikler aktarılmakta.. Her iki uca yönelik eleştirilerimin temeli işte bunlar. Ortada iş yokken bilge olsanız ne yazar..

          Yıllarca önce bir yabancı dergide okumuştum, "tak-tak kafasına vurdu ve fotoğraf bununla yapılır dedi".. İsterseniz sizler de yollara kocaman bez gerin, "ali veli seçkin bir fotoğrafçıdır".. Emin olun, lazerle aya yazsanız gene de sizi kurtaramaz.

          Kalın sağlıcakla.

Prof. Mehmet BAYHAN

 

 
.